6 Eylül 2026 Pazar 21:09:24


Duyguya Dair  Birinci Bölüm -KORKU

Duyguya Dair Birinci Bölüm -KORKU

Korku, insanın yalnızca zihninde oluşan bir düşünce değildir; bedenin de katıldığı, hatta çoğu zaman zihinden daha önce hissettiği kadim bir savunma halidir. İnsan korktuğu an yalnızca düşünmeye başlamaz; kalbi hızlanır, nefesi değişir, kasları gerilir ve bedeni görünmeyen bir tehlikeye hazırlanır. Çünkü insan milyonlarca yıldır hayatta kalmaya çalışan bir canlıdır ve korku, doğanın ona bıraktığı en eski miraslardan biridir. Fakat korkunun en ağır tarafı bedende yarattığı değişimler değildir. Asıl ağır olan, insanın bir süre sonra gerçek tehlikelerden çok ihtimallerden korkmaya başlamasıdır. Henüz yaşanmamış olaylardan, belki hiç gerçekleşmeyecek felaketlerden, yalnızca zihninde büyüyen karanlık senaryolardan...

İnsan hayatı boyunca birçok korku yaşar. Kimi sevdiği insanı kaybetmekten korkar, kimi yalnız kalmaktan, kimi başarısız olmaktan, kimi yoksullaşmaktan, kimi unutulmaktan. Fakat korkuların ortak bir yanı vardır: Hepsi insanın en hassas yerine yerleşir. Çünkü korku çoğu zaman insanın sahip olduğu şeyleri değil, kaybetmek istemediği şeyleri hedef alır. Bu yüzden bazı insanlar sevgiyi kaybetmemek için susar, bazıları dışlanmamak için kendisinden vazgeçer, bazıları başarısız görünmemek için hiç denemez. Korku yalnızca insanı ürkütmez; zamanla karakterini de şekillendirir.

Bazı korkular yaşandığı yerde kalmaz. Olay biter, yıllar geçer, insan büyür ama korku bedenin içinde yaşamaya devam eder. Çocukken üzerine saldıran bir köpeğin korkusunu yaşayan biri, yıllar sonra yetişkin bir adam olduğunda bile kaldırımın kenarında sessizce duran bir köpeğin yanından geçerken farkında olmadan adımlarını hızlandırabilir. Çünkü akıl unutsa bile beden unutmaz. O adam köpeklerden nefret ettiği için değil, bedeninin hâlâ o eski sokakta, o eski korkunun içinde kalmış olması yüzünden ürker. Aklı ona güvende olduğunu söylerken, bedeni hâlâ geçmişten gelen aynı soruyu fısıldar:

"Ya yine olursa?"

Korkunun insan üzerinde bıraktığı en derin izlerden biri de çocuklukta başlar. Sürekli eleştirilen, hata yaptığında aşağılanan ya da sevgiyi koşullu öğrenen bir çocuk yalnızca ailesinden korkarak büyümez; zamanla yanlış yapmaktan, yetersiz görünmekten, insanların sevgisini kaybetmekten de korkmaya başlar. Böyle insanlar yetişkin olduklarında her sözlerini ölçer, her davranışlarını tartar, karşılarındaki insanın ses tonundaki küçücük değişimleri bile tehdit gibi algılarlar. Çünkü çocuklukta öğrenilen bazı korkular büyüdüğümüzde yalnızca biçim değiştirir.

Bu yüzden bazı insanlar arkadaşlarını kaybetmemek için sürekli alttan alır, bazıları sevgilisini kaybetmemek için onu kontrol etmeye çalışır, bazıları ise yeniden incinmemek için kimseyi hayatına yaklaştırmaz. Oysa çoğu zaman korku insanı korumaz; onu yavaş yavaş tüketir. Kaybetme korkusu sevgiyi korumaz, aksine boğar. Başarısızlık korkusu insanı başarıya götürmez, denemekten uzaklaştırır. Yalnız kalma korkusu ise çoğu zaman insanı kendisine ait olmayan hayatların içine sürükler.

Belki de bu yüzden insan zamanla korktuğu şeye benzemeye başlar. Sürekli kaybetmekten korkan biri sevgiyi boğar, sürekli başarısız olmaktan korkan biri hayattan uzaklaşır, sürekli incinmekten korkan biri ise kalbinin etrafına duvarlar örer. Çünkü korku uzun süre insanın içinde kaldığında yalnızca bir duygu olmaktan çıkar; insanın bakışlarına, ilişkilerine, kararlarına ve sessizliklerine karışır.

Ve insan büyüdükçe korkular değişir ama hiçbir zaman tamamen yok olmaz. Çocuk karanlıktan korkar, genç geleceğinden, yetişkin kaybetmekten, yaşlı ise unutulmaktan. Belki de insan hayatı boyunca yalnızca korkularının şeklini değiştirerek yaşamaya devam eder.

Çünkü insan bazen yaşadığı şeyleri unutuyor ama bedeni unutmuyor. Ve belki de hayatın en ağır tarafı budur: Bir köpeğin havlamasıyla irkilen adamın içinde hâlâ o küçük çocuk durur; sevdiği insan geç cevap verdiğinde içine sessizce korku çöken kadının içinde hâlâ terk edilmekten korkan biri yaşar. İnsan büyüdükçe cesurlaşmıyor belki de; yalnızca korkularını daha iyi saklamayı öğreniyor.

İnsan bazen en büyük korkusunu, içinde en çok huzur bulduğu şeyi kaybetmemek için yaşar; çünkü sevgi, kalbe yalnızca mutluluğu değil, onu bir gün yitirme ihtimalinin karanlığını da bırakır…

img

AHMET HAŞİM GÜLER

Ahmet Haşim Güler, 1977 yılında Erzurumda doğdu. Aslen Bingöllü olan yazar, uzun yıllardır kamuda mühendis olarak görev yapmaktadır. Anadolunun farklı şehirlerinde edindiği yaşam deneyimleri, eserlerinin temelini oluşturmaktadır. İlk romanı KIRIK MIZR'ın ardından MASUMİYETİN YÜKÜ adlı romanını yayımlayan Güler, insan ruhunu, vicdanı ve hayatın görünmeyen yönlerini konu alan roman ve deneme çalışmalarıyla yazarlığını sürmektedir. İnsanın iç dünyasını ve varoluşunu merkeze alan eserler üretmeyi amaçlayan Ahmet Haşim Güler, yeni roman ve deneme projeleri üzerinde çalışmaya devam etmektedir.

Yorumlar

Başvuru Yap