22 Ekim 2026 Perşembe 02:55:40


DÜNYANIN TAPUSU YOKTUR

DÜNYANIN TAPUSU YOKTUR

Dünyanın Tapusu Yoktur

Ahmet Haşim Güler

"Bir insanın medeniyeti, kendisinden daha güçsüz olana; ister bir insan, ister bir ağaç, ister bir hayvan olsun, nasıl davrandığında gizlidir."

Bu dünyanın tapusu hiçbir zaman hazırlanmadı. Doğa, hiçbir canlıyı diğerinden üstün görecek kadar adaletsiz davranmadı. Gökyüzü kuşlarla insanlar arasında sınırlar çizmedi; nehirler yalnızca belirli canlılar için akmadı; ağaçlar gölgelerini seçerek dağıtmadı. Biz ise yeryüzüne gelir gelmez sahip olmayı öğrendik. Toprağı böldük, isimler verdik, sınırlar çizdik ve sonunda içinde yaşadığımız evi, bize ait sanmaya başladık.

Oysa hepimiz aynı çatının altında yaşayan farklı hayatlarız. Kimimiz konuşuyor, kimimiz uçuyor, kimimiz toprağın altında kök salıyor, kimimiz sessizce göç yollarına düşüyor. Hayat yalnızca insanın nefesiyle tamamlanmıyor; bir serçenin kanadı, bir karıncanın emeği, yaşlı bir çınarın gölgesi ve sokak köşesinde huzurla uyuyan bir köpeğin varlığı da bu büyük bütünün ayrılmaz parçaları.

Belki de edebiyatı hiçbir zaman yalnızca insanın hikâyesini anlatan bir sanat olarak görmeyişim bundandır. Bana göre iyi bir romanın sayfalarında yalnızca insanlar dolaşmamalıdır. Yağmurdan sonra toprağın yükselen kokusu, göç eden leyleklerin gökyüzüne çizdiği görünmez yollar, rüzgârın yapraklarda bıraktığı ses ya da ürkek bir kedinin bakışı da anlatının içinde nefes almalıdır. İnsan kendisini merkeze koydukça hayatı küçültüyor; oysa hayat, insanın sandığından çok daha geniş ve çok daha sessiz bir bütündür.

Doğayı ve diğer canlıları çoğu zaman bu dünyanın en dezavantajlı sakinleri olarak görüyoruz. Oysa onların tek dezavantajı, bizim dilimizle konuşamamalarıdır. Kendilerini mahkemelerde savunamaz, gazetelere yazı yazamaz, haklarını yüksek sesle arayamazlar. Bunun dışında tabiatın onlara sunduğu dengeye baktığımızda bambaşka bir tablo çıkar karşımıza. Mevsimleri hissederler, ihtiyaçları kadar tüketirler, yaşadıkları düzeni bozmak yerine onunla uyum içinde var olurlar. İnsan ise bütün bilgisini artırmasına rağmen, çoğu zaman nasıl yaşayacağını yeniden öğrenmek zorunda kalır.

Belki de bu dünyanın gerçek dezavantajlı canlısı insandır.

Aklını çoğu zaman bilgelik için değil, üstünlük kurmak için kullanmıştır. Tarihin en büyük yıkımlarını depremler değil, insanlar bırakmıştır. Çocukların üzerine yağan bombalar, çıkar uğruna yakılan ormanlar, hırs adına kirletilen nehirler ve milyonlarca insanı yurdundan eden savaşlar hep aynı zihnin eseridir. Diğer canlılar yaşamlarını sürdürebilmek için mücadele eder; insan ise çoğu zaman hükmetmek için mücadele eder. Onu yoran da, tüketen de biraz budur.

Çocukluğumdan beri bir kuşa yalnızca kuş olarak bakamadım. Göç eden leyleklerin ardından uzun uzun gökyüzünü seyrettiğimi, yağmurdan kaçmaya çalışan küçücük bir serçeyi izlerken içimde tarif edemediğim bir hüzün hissettiğimi bugün daha iyi anlıyorum. O günlerde doğayı seyretmiyormuşum; aynı evi paylaştığım hane sakinlerini tanımaya çalışıyormuşum. Yazarlığımın beslendiği kaynaklardan biri de bu sessiz tanışıklıktır. Ben kalemi önce insanı anlatmak için elime almış olabilirim; fakat zamanla fark ettim ki insanı gerçekten anlatabilmek için, onun aynı gökyüzünü paylaştığı canlıları da anlatmak gerekiyor.

Bu yüzden romanlarımda doğa hiçbir zaman dekor olmadı. Olayların arkasında duran suskun bir manzara değil, hikâyenin yaşayan bir parçası oldu.

Kırık Mızrak'ta hayattan yorulmuş bir insanın yoluna birkaç güvercin çıkar. Onlar ne konuşur ne de teselli verir. Aynı sessizliği paylaşırlar. Kimi zaman insanı yeniden hayata bağlayan şey, uzun konuşmalar değil; havayı usulca yaran kanat sesidir. O sahneyi yazarken güvercinleri yalnızca bir sembol olarak düşünmedim. Onlar, insanın unuttuğu tabiatı yeniden hatırlatan sessiz dostlardı. Hayatın en karanlık anlarında bile insanın tamamen yalnız olmadığını fısıldayan görünmez yoldaşlardı.

Masumiyetin Yükü'nde anlatıcı bir leylektir. Bu tercih yalnızca kurguya farklılık katmak için yapılmış bir seçim değildi. Bazı acılar vardır ki onları yalnızca insan anlattığında eksik kalır. İnsan sustuğunda bazen gökyüzü konuşur. Her yıl binlerce kilometre yol kat eden o leylek, yalnızca mevsimleri değil; insanın yükünü, yalnızlığını ve masumiyetini de kanatlarında taşır. Belki de göç, sadece kuşların değil, insan ruhunun da en eski hikâyesidir.

İnanıyorum ki bundan sonra yazacağım eserlerde de bu evin sessiz sakinleri yaşamaya devam edecek. Kimi zaman yaşlı bir çınarın gölgesinde dinlenecekler, kimi zaman bir sokak köpeğinin sadakatinde karşımıza çıkacaklar, kimi zaman da toprağı usulca havalandıran küçücük bir karıncanın emeğinde... Ben, insanı doğadan ayırarak anlatan hiçbir hikâyenin tamamlandığına inanmıyorum. İnsan yalnızca başka insanlarla birlikte yaşamıyor; toprağın, suyun, kuşların ve ağaçların arasında var oluyor. Edebiyat da bu ortak hayatı görebildiği ölçüde derinleşiyor.

Belki insan yeniden insan olmayı, en çok kendisinden farklı olanlardan öğrenmelidir. Sadakati bir köpekten, sabrı yaşlı bir ağacın gölgesinden, fedakârlığı yavrusunu koruyan bir kuştan, paylaşmayı toprağın cömertliğinden... Tabiatın sessizliği, çoğu zaman insanın gürültüsünden daha fazla hakikat taşır. Biz konuşmayı öğrendik; fakat dinlemeyi unuttuk. Yazmayı öğrendik; ama okunması gereken en büyük kitabın doğa olduğunu çoğu zaman fark edemedik.

Ben yazdığım her satırda yalnızca insanı anlatmak istemiyorum. Aynı gökyüzünü paylaştığım bütün canlıların da bu büyük hikâyenin kahramanları olduğunu hatırlatmak istiyorum. Eğer bir gün okurlarım kitaplarımı kapattıklarında yalnızca karakterlerimin isimlerini değil, bir güvercinin kanat sesini, göç eden bir leyleğin gölgesini, sokakta sessizce bekleyen bir köpeğin sadakatini ya da yaşlı bir ağacın huzurunu da hatırlayacaklarsa, işte o zaman kalemimin doğru yolu bulduğuna inanacağım.

Bu dünyanın tapusu hiçbirimizin cebinde değil. Biz, bizden önce sayısız canlının yaşadığı ve bizden sonra da yaşamaya devam edeceği büyük bir evin kısa ömürlü sakinleriyiz. Gerçek medeniyet, bu eve sahip olmakta değil; aynı çatıyı paylaştığımız en sessiz komşularımızın hakkını koruyabilmektedir. Ardımızda bıraktığımız binalar yıkılacak, kurduğumuz düzenler değişecek, isimlerimiz zamanın içinde silikleşecektir. Fakat aynı gökyüzünü paylaştığımız en güçsüz canlıya gösterdiğimiz vicdan, insanlığımızın gerçek ölçüsü olarak kalacaktır.

Dünyanın tapusu hiçbir zaman bizim olmadı. Bize emanet edilen tek şey, aynı gökyüzünü paylaştığımız bütün canlılara karşı taşıdığımız vicdandır. İnsan, bu emaneti koruyabildiği ölçüde gerçekten insan olacaktır.



Gönderen:
Eposta:
Telefon:
Facebook:
İnstagram:
X:

img

AHMET HAŞİM GÜLER

Ahmet Haşim Güler, 1977 yılında Erzurumda doğdu. Aslen Bingöllü olan yazar, uzun yıllardır kamuda mühendis olarak görev yapmaktadır. Anadolunun farklı şehirlerinde edindiği yaşam deneyimleri, eserlerinin temelini oluşturmaktadır. İlk romanı KIRIK MIZR'ın ardından MASUMİYETİN YÜKÜ adlı romanını yayımlayan Güler, insan ruhunu, vicdanı ve hayatın görünmeyen yönlerini konu alan roman ve deneme çalışmalarıyla yazarlığını sürmektedir. İnsanın iç dünyasını ve varoluşunu merkeze alan eserler üretmeyi amaçlayan Ahmet Haşim Güler, yeni roman ve deneme projeleri üzerinde çalışmaya devam etmektedir.

Yorumlar

Başvuru Yap